PETER CURMAN İLE SÖYLEŞİ

 
 

Abdullah Gürgün

11 Ekim Perşembe:

Haberlere bakıyorum. Mehmet Uzun yakalandığı hastalığa yenik düşmüş. Peter Curman’a bir elektronik ileti yazıyorum.

Gece yanıt alıyorum:

“Bugün iki önemli haber aldım biri mutlu, diğeri acı. Doris Lessling’in ödülü almasını beklemiyordum ama sonunda almasi mutluluk vericiydi. Mehmet’in ağır hasta olduğunu biliyorduk ama ölüm haberi yine de çok acı verici idi”.

“Ömer Şeyhmuz telefon etti. Cumartesi günü Mehmet’in Diyarbakır’da toprağa verileceği saatlerde, Kürt Kütüphanesi’nde bir anma toplantısı yapmak istediklerini söyledi. Gerçekten yaparlarsa gideceğim. Siz de gidecek misiniz? Mehmet benim dönemimde İsveç Yazarlar Birliği yönetimindeydi. Sonra onu İstanbul’da da buluşmuştuk”.

Hemen yanıtlıyorum:

“Biz de geliyoruz”.

*******************************************************

13 Ekim Cumartesi, Stockholm Kürt Kütüphanesi:

Mehmet Uzun’un tüm kitapları bir masaya dizilmiş. Büyükçe bir portresi konmuş, çiçeklerle süslenmiş. Dostları toplanmış.  En önde Peter Curman oturuyor. Ayaküstü biraz konuştuk.

Kütüphane yöneticilerinden, yazar ve şair Fırat Ceveri Mehmed’i ve son günlerini anlattı. Sonra sözü Peter aldı. Mehmed ile Yazarlar Birliği günlerini anlattı. O sıra düzenlenen ve otuz ülkeden 400 yazarın katıldığı Karadeniz gezisi üzerinde durdu. Bu geziyi düzenlerken Türkiye Yazarlar Birliği ile ilişkileri Memed Uzun’un yürüttüğünü ve büyük bir gayretle çalıştığını söyledi.

Ardından, Arne Ruth, Şmer Şeyhmuz ve diğer gazeteci yazar dostları konuştular. Kürt Kütüphanesi yöneticilerini bu ince davranışları nedeniyle buradan kutluyorum.

Konuşmalar yapılırken düşündüm: İsveç’teki Kürt arkadaşların pek çoğu artık aramızda değildi. Mahmut Baksı, Orhan Kotan, Necmettin Büyükkaya ve şimdi Mehmed Uzun…

***********************************************************

Peter Curman da uzun bir rahatsızlık dönemi geçirmişti. Ayağında bir lif kopması olmuş. Yanlış teşhis konmuş, yanlış ameliyatlar yapılmış, epeyce çekmişti. Yaz öncesi (Nisan mıydı acaba?) yazar, çizerlerin şemsiye örgütü KLYS başkanlığını bırakmış ve bir veda toplantısı yapmıştı, orada bulunduk, daha sonra yine birkaç kez görüştük. Uzun bir söyleşi de yaptık. Araya başka işler, yaz, tatil vb. girdiğinden söyleşiyi çözüp yayınlamak ta bugüne kaldı. Ne var ki, Türkiye’de kültür yaşamındaki gelişmeler bu söyleşinin güncelliğini koruduğunu gösteriyor. 

Abdullah Gürgün (AG): Niye KLYS başkanlığını bırakıyorsun? Sağlık nedeniyle mi?

Peter Curman (PC): On yıldır KLYS başkanıydım. Bir yönetim değişikliği olmasının zamanı geldiğini düşündüm. Daha genç bir kuşak artık yönetime gelmeliydi. Şimdi Aktris ve yönetmen Karin Engberg başkan oldu.

Bu on yıl, hoş ve başarılı yıllardı. Kaset telif haklarını kabul ettirmemiz büyük başarıydı. Bu telif sahiplerine yılda yüz milyon kron (20 milyon YTL gibi) sağlıyor. Kıbrıs’ta Türk ve Rum Kıbrıslıların birlikte “Artists & Artists”i kurması için ilham kaynağı olduk. Hem İstanbul’da hem de Gotland’da toplantılar yaptık.

Ancak ben yine, İsveç – Yunanistan Kültür Kurulu başkanlığını yürütüyorum, Rodos’taki “The Centre of Three Seas (Üç Deniz Merkezi)” yönetim kurulundayım ve Gotland’daki merkezimizin Yazarlar Birliği temsilcisiyim.  Demek ki, gene de yapacak çok işim var.

AG: Geçenlerde Hrant Dink öldürüldü. Ne düşündün?

PC: Hrant ile hiç karşılaşmadım. Pamuk Nobel Ödülü’nü aldığında internette onunla yapılmış bir söyleşi okumuştum. “Orhan Pamuk, İstanbul adında, kendini herkese teşhir eden ama kimseye vermeyen, beşiklik ettiği sayısız uygarlığın çizgi ve izlerini taşıyan, beynelmilel bir orospunun çocuğudur." Diyordu. Delikanlı dediğin böyle harbi konuşur. İstanbul, uluslararası bir orospu! O kenti bu nedenle seviyorum. Kalabalığı, kadınları ve vapurları… Kısacası, insanı yaşama karşı şehvete getiren bir kent!

Her zaman ikiyüzlülüğün maskesini indirdiğin için teşekkürler Hrant!

(Bu tümcenin aslını buldum. Hrant şöyle söylüyor: “Birçok uygarlığa beşik olmuş bu toprakların tüm izlerini ve tüm makyajlarını bünyesinde barındıran "İstanbul" adlı uluslararası güzelin çocuğudur Orhan Pamuk”. Çeviren akıllı ise bunu İngilizceye, Orhan Pamuk is the child of an international prostitute called "Istanbul" who bears the linnes and traces of innumerable civilations she hs cradeled. She is a prostitute who shows herself to everyone though se never gives her self to anyone" diye çevirmiş. O zaman da Peter’in dediği oluyor. Neyse, çevirmen de bu şiirsel söze azıcık kendi yorumunu katıvermiş. O kadar kusur kadı kızında da olur, bence çok da haksız değil hani. A.G)

AG: Orhan Pamuk’un Nobel Yazın Ödülü’nü almasını nasıl karşıladın?

PC: Ne denebilir? Türkiye’nin Nobel ödüllü ülkeler arasına girmesi mutluluk verici.

Türkiye güçlü bir yazın geleneğine sahip. Yıllardır süregelen zengin bir yazına sahipsiniz. Daha önceleri bir Türk yazarın akıllara gelmemesi tuhaf. Aziz Nesin’i düşünüyorum. Yaşar Kemal pek çok kez gündeme geldi. Şimdi Orhan Pamuk aldı.

Ne ki, benim için onların hangi ülkeden geldikleri o denli önemli değil. Asıl ne yazdıkları önemli. Onların yazdıkları ve Nobel Yazın Ödülü verilmesiyle “yazın”ın yücelmesi önemli. Bu, tüm dünyanın tanıdığı tek ödül. Eski bir gazeteci olarak, gazetelerin kitapları tanıtmak için birbirleriyle yarıştıkları bir olay olduğunu çok iyi biliyorum. Tanınmış bir yazarın yeni bir kitabının çıkması önemlidir ama Nobel Ödülü tüm dünyada birinci sayfa haberidir. Yazın öne çıkarıldığı için büyük önem taşır. O nedenle Türkiye’ye de güzel bir yazın şöleni yaraşır.

AG: Ödül’ün Orhan Pamuk’a “Türkiye’de bir milyon Ermeni, 30 bir Kürt öldürüldü, dediği için, verildiği söylendi. Aldığı tavır nedeniyle Akademi’nin onu seçtiği savunuldu. Bu tür tavır almaların Akademi’yi etkilemesi konusunda ne düşünüyorsun?

PC: Güven verme etkili olur. Yazar kendi yaşadığı gerçeği aramalıdır. Daha önceki yıl da Harold Pinter almıştı. Bir konuşma yaptı, herkes bu konuşmayı yazınsal değil, siyasal buldu. Bence böyle söylemek yanlış olur. Çünkü yazınsal ile siyasal her zaman bir arada bulunur. “Sinek sinektir, kedi kedidir” demekten daha tartışmalı konularda Akademi’nin daha sert olduğu anlamına gelir.

Pinter Bush ve Blair’e haklı olarak, pek çok kişinin de paylaştığı gerekçelerle, fena halde saldırdı. Kuşkusuz onun yaptığı gibi doğrudan değil de daha yazınsal ifadeler kullananlar da var. Pamuk için de aynı şeyleri düşünenler olabilir. Öte yandan kuşkusuz Ermeni sorununa değişik bakışlar var. Ermenilere karşı da katliam yapılıp yapılmadığı ki, bence öyle söylenemez, tartışılabilir. Hangi sözcük uygun olur, buna soykırım mı denir yoksa cehennem sözcüğü mü daha uygundur, tartışılır.

Pamuk Türkiye yazın çevrelerinde tartışmalı bir isim. Belki Yaşar Kemal gibi uzun zamandır adı anılan birinin almaması düş kırıklığı yarattı. Ne ki, bence Orhan Pamuk memnunlukla okuduğum geniş bir destancı (epiker)  İstanbul kitabında kenti çok güzel anlatıyor. Akademi’nin de belirttiği gibi, birbirleriyle iç içe, yan yana duran kültür çevrelerini yakalayabiliyor.

AG: Sen Akademi üyelerini de tanıyorsun. Ödülün verileceği kişiyi belirlerken çok ateşli tartışmalar oluyor mudur?

PC: O konuda nasıl konuşuyorlar, bilmiyorum. Ama bazen Akademi’nin ödülü siyasal nedenlerle verdiği söyleniyor. Bence bu doğru değil. Bence o yıl, Nobel Ödülü’nü kimin alacağı konusunda üyelerin kendi mide suları belirleyici oluyor. İsimler değişebilir. Bu isimler değişik dönemler değişik güçte dile gelebilir. Uzun zaman güncel olan adaylar zamanla onların uslarından silinebilir. Sanırım biraz aşk gibi. Zamanında yakalanmazsa kaybolup gidebiliyor.

AG: Yaşar Kemal bir zamanlar çok konuşuluyordu. O sıra bazı çevreler onun Kürtlüğünü öne çıkarmak istediler. O pek önemsemedi bunu. Bu nedenle ödülü alamadığını savunanlar oldu.

PC: Bir keresinde, Göteborg Kitap Fuarı’nda bir soru üzerine, “yüreğimin iki odası var, birinde Kürdüm diğerinde Türküm” demişti. Bazıları da onu yeterince Kürt olmamakla suçladı.

Bir gece İstanbul’da birlikte meyhaneden çıkıp kol kola sokakta yürürken Kürtçe şarkılar söyledi. Kürt’tür kuşkusuz.

AG: Bir de Jean Paul Sartre örneği var. O da ödülü kabul etmedi. Onun Nobel’e karşı eleştirel tavrını anlayabiliyor musun?

PC: Zaman ve duruma göre değişiklikler olabiliyor. Ne gerekçe öne sürdüğünü şimdi anımsamıyorum. Ancak bu şekilde izlenmek istemeyebilir bir insan. Bu insanın onurunu kıran bir durum olarak algılanabilir. Blair’in Londra’da ödül dağıttığını düşün! Ya da Bush’un Beyaz Saray’da ödül verdiğini düşün! Hangi düzgün yazar gidip onun elini sıkar?!.

Şimdi Sartre’ın zamanındaki İsveç ile bugünkü ABD arasında benzerlikler olduğunu öne süremem. Buna karşın Nobel’e bulaşmak istemeyen yazarlara saygı gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Öte yandan Sartre’nın akrabalarının sonradan özür dileyip ödülü almaya çalıştıklarını biliyorum. Ama bu kuşkusuz ayrı bir konu. Sartre arasına mesafe koymuştu.

Kavakis’ten tutunda bugüne dek çok sayıda Nobel ödülü alması gereken ama alamamış yazar var..

(Nobel Komitesinin soğuk savaş döneminde ABD'den yana taraf tuttuğu görüşündeydi. Kurumlardan ödül almakla bağımsızlığına gölge düşecekti. Ödülünü yazarak zaten aldığını düşünüyordu. Ancak İsveç Akademisi’ne açıklama yapmadı. Gelip ödülü almayacağını bildirmekle yetindi.A.G)

AG: Biz Türkler bir de niye Nazım Hikmet’e verilmediğini sorarız hep.

PC: Evet. Sorulması gerekli bir soru. Ne ki, öte yandan, yazın alanında yarışılamaz. Olmaz. Projektörleri bir yazara döndürebilirsiniz. Bu olur. Ama Nobel almamış tüm yazarlar konusunda konuşmak mümkün değil. Ödüle yaraşır, hatta şimdiye dek ödül alanlardan daha da değerli yazarlar vardır mutlaka.

Belki anımsarsın epeyce zaman önce Hary Martinsson ve Eyvind Johnson birlikte almıştı ödülü (1974 yılında A.G). Kendileri Akademi’de oturan yazarlar. O zaman bu ödül bayağı bir kokmuştu. Orada oturup kendine ödül veriyorsun. O ödülü aldıktan sonra her ikis de çok mutsuz oldular. İkisi de yaşamları boyu bu paranın hayrını göremedi. Özellikle bu Martinsson için bir trajedi oldu (Bunalıma girdi. 1978’de makasla intihar etti. A.G). Nobel ödülünü almak her zaman mutluluk değil. Bazen de mutsuzluk.

Sartre’nin ne düşündüğünü bilemem ama onuruna sahip çıktığını düşünebilirim. Başka birilerinin onun iyi ya da kötü olduğuna karışmasını istememiş olabilir.

AG: Bir de ödülü alabilmek için ellerinden geleni yapan yazarlar var.

PC: Marta doğru dünyanın çeşitli ülkelerinden tanıdık bazı yazarlardan mektuplar gelir. Benim tanıdığımı bildikleri Akademi üyelerinin sağlıklarını sorarlar. “Lars Forsel’in sağlık durumu nasıl oldu?”, “Horace Engdahl nasıl?” vb. Ve onlara selam kelam…

Çok çocukça ve komik bir şey… Şimdi benim kalkıp da, Akademi Sekreteri’ne telefon açıp, filan ülkeden falan yazar senin sağlığını merak etmiş, nasıl olduğunu soruyor ve selam söylüyor, demem olacak şey mi? Kesinlikle ve kesinlikle benim yapmayacağım bir şey. Nobel alma niyeti olan yazarın ciddi ve mesafeli olması gerekir.

Evet, sen çok gezen ve çok kişi tanıyan birisisin. Peter Curman denince insanın aklına yolculuk geliyor. Bu geziler yazmanı nasıl etkiliyor?

PC: O kadar da değil canım. Heh heh heh… Yaşamım boyu epeyce şey yaptım. Etrafı da epeyce dolaştım. Başta Yunanistan olmak üzere bazı ülkelere sadık oldum. Çünkü gençliğimde orada rehberlik yaptım. Rodos’ta çok kaldım ve oradan Türkiye’ye gezilere katıldım. O nedenle her iki ülkede de çok kaldım. Bir de Rusya ve St. Petersburg var. Atina ve kentlerin en tatlısı İstanbul, tatlı ve kozmopolit kent.

AG: Senin İstanbul şiirin büyük sükse yaptı.

PC: Evet, sevindirici…

AG: Kent mi esin kaynağı oldu yoksa yazmak için gidip izleyip mi yazdın?

PC: Şiirin altında beni çok etkileyen yaşadığım çok güçlü bir duygu var. Ancak bunu da çok okuma yoluyla edindim. Orhan Veli’ye bayılırım. Şiirler kendi zamanlarının dışına taşabiliyorlar. Kendi yaşamlarını sürdürmeye başlıyorlar bir bakıma. Hepsi değil ama bazı şiirler kendi yaşamlarını yaşıyorlar. Zaman, zaman da bana bir selam veriyorlar. Çok hoş bir duygu bu…

AG: Gezi rehberi olarak çalışmaya nasıl başlamıştın?

PC: Bir rastlantı sonucu oldu, diyebiliriz. Rehber olarak çalışan arkadaşlarımın bir keresinde işleri vardı, gidemeyeceklerdi, benim gitmemi önerdiler. Ben ve o zamanki kız arkadaşım gittik. Rodos’a çok yönden bayıldım. Çok iyi de işbirliğimiz vardı Ving Resor (Bir gezi şirketi. A.G) ile.  Yıllarca yazları hem Rodos’ta hem de İstanbul’da onlar için gezi rehberliği yaptım.

AG: Sonraları da, Yazarlar Birliği ve KLYS adına gezdin. Bir sürü toplantı, konferans, konuşma, dırdır… Yorulmuyor musun? Nasıl dayanıyorsun?

PC: İnsan konferanslara karşı bağışıklık kazanıyor. Haklısın. Ama şunu söyleyeyim ki, en önemli toplantılarım Yazarlar Çevirmenler Merkezi kurma toplantılarıydı. Önce Gottland’da sonra,  St. Petersburg – eskiden adı Leningrad’dı- İstanbul ve Stockholm’de toplantılar yaptık.

Karadeniz gezisi sırasında İstanbul ağırlık kazandı. Ancak ilk gezimiz, Berlin Duvarı yıkıldıktan bir süre sonra, 1992’de yaptığımız geziydi. Çok çeşitli ülkelerden katılım oldu. 300 yazar, çevirmen, yayıncı vardı bir Rus gemisinde. Baltık Denizi’nde iki hafta dolaşmıştık. Bu gezi için bir milyon kronluk bir bütçemiz vardı. Bunun büyük bir bölümü İsveç parasıydı. Hükümetten aldık.

Hemen iki yıl sonra 1994’te Karadeniz gezisini gerçekleştirdik. O bir haftaydı ve otuz ülkeden dört yüz yazar, çevirmen katıldı. Vietnam ve İsrail’den de katılım vardı. Bu gezi bir hafta idi ve yedi yüz bin dolar, o zamanın parasıyla yedi milyon kron tutmuştu. Bir Yunan gemisiyle Akdeniz’den Ege’ye ve Karadeniz’e çıktık. Masrafı birincinin yedi katıydı.
Birinci gezi daha ucuz oldu çünkü Rus rublesiyle ile ödeme yapabiliyorduk. Epeyce Rus destekçimiz vardı. İkinci gezi sırasında ekonomik durum daha kötüydü. Ne ki, biz değişik kültür fonları, değişik hükümetlerden alınan desteklerle giderleri karşılayacak bütçeyi sağladık. Türkiye Hükümeti ve Demirel Fonu da yardımcı oldu. Bu gezi ile ilgili ilginç bir olayı da anlatmalıyım. George Soros da destekleyicilerimiz arasındaydı. Bana bir telgraf çekerek kutladı ve yüz bin dolar katkıda bulunacaklarını bildirdi. Biz de sevindik ve adama güvendik. Ancak bir hafta kala onun Bulgaristan’daki bürosundan bir müdür telefonla aradı. Budapeşte’deki Soros Fonu ile toplantı yaptıklarını ve geziyi desteklemekten vazgeçtiklerini söyledi. O zaman birden bütçemizde büyük bir açık oluştu. Bu parayı hemen toplayamazdık kuşkusuz. Bizi çok zor durumda bıraktı. Başka yerlerden halledip geziyi gerçekleştirdik yine de.

AG: Niye fikir değiştirmiş?

PC: Bilmiyorum. Bilmece gibi bir şey benim için. Belki o sıra Karadeniz ülkelerinde var olan zor ekonomik koşullar. Ancak uluslararası bir yazarlar projesinden destek çekerek o ülkelerin duyguları paylaşılmaz ki. Belki de Kuzey Yunanistan’daki sürtüşmelerle ilgiliydi. Bilemiyorum gerçekten.

AG: Her hangi bir neden bildirmediler mi?

PC: Hayır hiçbir gerekçe göstermediler.

AG: Örneğin böyle bir gezi ve başka şeyler çok çalışmayı gerektiriyor. Toplantılar, tartışmalar vb. Senin kendi işin gücün var, başka ülkelerin yazarlarından sana ne? Seni bunları yapmaya iten güç ne?

PC: Ne diyeyim, tarihle otostop yapıyorduk. Bu yalnız özel düşünceler değildi. Havada duran düşüncelerdi bir bakıma. Dünyanın bizim taraftaki bölgesindeki tarihsel gelişmeyle ilgiliydi. Duvarın yıkıldığı ve onu izleyen yıllar bir bakıma barışçıl devrim yıllarıydı. Pek çok ülkede yazarlar önder konumlara geliverdiler. Vaclav Havel’i al. Birkaç ay içinde  küçük bir karşıtken birden devlet başkanı oluverdi. Yazarlar başta toplumun güçsüzleri arasındaydılar. Ancak rüşvete bulaşmamış, kokuşmamışlardı. Siyasal yaşam ikiyüzlülüğe ve görevi kötüye kullanmaya dayalıydı. Birden yazarların önü açılıverdi. İsveç’te böyle bir şey olmasa da sesimizin başka türlü duyulduğunu gördük birden. Bizi başka türlü dinlemeye başladılar. Dışişleri Bakanı Sten Andersson bile Yazarlar Birliği’ne bana telefon etti ve “ Estonya, Letonya ve Litvanya’da ne gibi ilişkileriniz var?” diye sordu. Çünkü İsveç resmi olarak, çok uzun bir zaman Sovyetler Birliği ile el ele yürümüştü. Hükümetle canlı ilişkileri yoktu. Biz fikirler verdik. Büyük bir olasılıkla o nedenle bizim Gottland’daki merkez kurma projemiz birden destek buldu. Yoksa birden ne diye Gottland’da böyle bir merkez kurmamızı desteklesinler ki! Hayır, tam zamanıydı. Bir şeyler yapılmalıydı. O sıra Birgit Friggebo kültür bakanıydı. Benimle de siyasal olarak hiç yakınlığı yoktu. Ne var ki,  oda İsveç’in, böyle bir merkez kanalıyla Baltık ülkeleri arasında ortak dostluğa katkıda bulunabileceğini gördü.

Karadeniz’e gelince, Baltık ülkelerinde başlayan bu güçler ve devinimler daha sonra Karadeniz kıyılarına ulaştı. Bir süre sonra aynı gelişme Karadeniz ülkelerinde başladı. Bu gezi de işte o nedenle Karadeniz’de yapıldı. Karadeniz ülkeleri ortaklıklarını vurgulamak istiyorlardı. Aralarındaki ticari ilişkileri arttırmak ve birbirlerine yakınlaşmak istiyorlardı. İstanbul’da bölgenin doğal bir başkenti gibiydi. Baltık Denizi nasıl ayırıcı değil birleştiriciyse Karadeniz de öyleydi.

Bu, açıklamanın bir parçası olabilir. Bir yazar ve şair olarak o zamanın akıntısına kapıldım. Bu uluslar arası serüveni şekillendirmeye katılmak, çok büyük, insanı çok mutlu kılan, coşturan bir olaydı. Bu olaylara katılanların hepsinin benzer duygular taşıdıklarını düşünüyorum. Özel bir durumdu. Her şey çok hızlı planlanıyordu. Hemen anında, evet ya da hayır demeniz gerekiyordu. Hayır, dediğinde dışarıda kalırdın. O zaman hiçbir şey olmazdı. Sanırım herkes açısından biraz şansına oluyordu işler. İstanbul’daki bazı anları unutamıyorum. Gerçekten tarihi etkilediğimizi duyumsuyordum. Hayır da diyebilirdik. Bu düşüncelerin çılgınca olduğunu söyleyebilirdik. Pek çok kişi öyle düşünüyordu. Ancak bunlara o denli inandık ki, diğerlerini de ikna ettik. Bu, sonra gardıropta duracak bir şiir kitabı yazmaktan çok daha coşku vericiydi.

AG: Çılgındı mılgındı ama şimdi de pek mıymıntı bir zamanda yaşıyoruz. Bir şey olmuyor.

PC: Bu gezileri ben, “deniz şiiri” olarak adlandırıyorum. İki “deniz şiiri”. Şunu da vurgulamalıyım: Başta İsveç Dizayncılar Biriği Başkanı Eva Komlin ve eşi Büyükelçi Christer Komlin ve diğer çalışkan arkadaşlarım olmasaydı bu gezileri yapamazdık. Christer, Karadeniz gezisini yapacağımız sıra Atina’da büyükelçiydi. Eva Komlin inanılmaz zeki bir kadındı. Ummadığınız yerlerden para bulur, sineğin yağını çıkarırdı. Gemi İşletmelerinden, kültür fonlarından o para buldu. Çok işbilir bir örgütçüydü.  Herkes kuşkusuz çok çalıştı ama her hangi birinin yüceltilmesi gerekiyorsa o da Eva Komlindir.

AG: Türkiye’den kimler katıldı anımsayabildiğin kadarıyla?

PC: Eee, şimdi isimler kuşlar gibi uçup gidiyor benden. Bir kaçını yakalamaya çalışayım. Kuşkusuz Can Yücel geliyor hemen aklıma. Sesinin tonunu bir kez duyanın bir daha unutması mümkün değil. Bu arada , bir kez de onun yaşamamış olduğu olduğu Datça’ya da gittim. Ne yazık ki aramızdan ayrılmıştı. Ama ben yine onun sesini duydum. Salt ben içimde duymadım. Büyük bir hoparlörden bahçeye veriyorlardı sesi. Bir kültür festivali düzenleniyor orada. Can da o güzel bahçesinde şiirlerini okuyor. Gezide Pamuk da vardı. Cengiz Pektaş vardı. Güzel bir şair. Aynı zamanda da mimar… Sezer Duru, geziyi düzenleyenler arasında önemli bir kişi. O ve eşi Orhan…

AG: Sen yine İsveç kültür ve sanat yaşamının en etkin kişilerindensin. En önemli olduğunu düşündüğün hangi konulara ağırlık veriyorsun? Telif hakları, etik…

PC: Bilmem. Topuk liflerimde bir sorun vardı. Son yıllarda biraz özürlüydüm. Beni yine de etkin tutan öfkemdi. Öfke her zaman iyi bir motordur. Kültür bakanı cephesindeki tehdit o denli büyüdüğünde duramaz olmuştum. Bizim yeni liberal kültür bakanımız kamu yayıncılığını tasfiye etme niyetindeydi. Kültür yaşamını özelleştirecekti. Hasta yatağımda bir çağrı yazıp Dagens Nyheter Gazetesi’nde yayınladım. Tam da ameliyat olmak üzereydim. Sabırsızlık ya da bir endişe duygusu insanı etkiliyor.

AG: Hiç yorulduğunu duyumsadığın olmuyor mu?

PC: Çok oluyor. Ne var ki, şiirlerimi, artık nasıl oluyorlarsa, yine de yazıyorum. İnsanın içinde bir yazıcı varmış gibi bir şey bu. Bazıları mutlu bazıları bezgin. Salt coşkulu, atılımcı değil, tersine çoğu kez yorgun ve üzgün. İnsanın içinde çok yön var kuşkusuz. Tek yönlü değiliz. Sanırım şiirler insanın bir derlemesi, kim olduğu ya da kim olmak istediğinin ölçeği. Bazı zaman da umarsızlığı.

AG: Yeni bir kitap yolda galiba.

PC: Bakalım. Daha yeni bir kitap gibi duyumsamıyorum. Acelem yok. Bir yarıştaymışım gibi duyumsamıyorum kendimi. Kendimi hiç “onlardan biri” gibi duyumsamadım. Değilim. İnsan yapabildiğince kendi koşullarına göre yaşayabilmeli. Onlar da her zaman o denli mutlu olmayabiliyor, heh heh heh heh!

AG: Türkiye ile karşılaştırırsak kültür işçilerinin koşulları  İsveç’te  çok daha iyi. Sence de öylemi? Nasıl buluyorsun İsveç’te ki koşulları?

PC: Sana aydınlatıcı bir örnek vereyim. Ben İsveç’teki tüm sanat ve kültür işçilerinin örgütlerinin, on sekiz kuruluşun, şemsiye örgütü durumundaki KLYS’ün başkanıydım. Yazarlar Birliği, Sanatçılar Birliği, gazeteciler, müzisyenler vb.(*) Çok iyi ortak sendikal işbirliğimiz var. Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda örneğin. Şimdi de telif hakları konusu çok güncel. Toplumda sanatın ihmal edilmemesi ve öneminin azaltılmaması için telif hakkını önde tutmamız, işimizi ve bu işten geçim sağlamamızı savunmamız gerekiyor. Kendi sanatımız ve sanatımızın karşılığını hep el üstünde tutmamız gerekiyor. Son dönemde TV4’e karşı verdiğimiz savaşım da bu nedenledir. Neydi? Filmlerimizin içine reklâm koyuyorlardı. Filmerimizin reklâmsız gösterilmesi için sonuna kadar savaştık ve kazandık. Neden bu denli ısrarla ve şiddetle reklâmsız film savunması yaptık? Çünkü o film reklâmcıların değil, sanatçının filmidir. Reklâmcıların bizim filmlerin içinde işleri ne? O nedenle bu konuda fiziksel olarak şiddetle olayın içine girdik.

Sonra Türkiye’ye Gümüşlük’e gelelim. Orada başka bir konumuz var. Değişik sanat dalları arasında, sanatçılar, yazarlar, oyuncular, zanaatçılar vb. arasında bir ortak çalışma var. Atölyeler var, yazı atölyeleri var. Sanatçı olarak ve sanat üzerine İsveç’tekinden ayrı bir tarzda dostluklar ve sohbetler var. Burada her meslek daha çok ayrı ayrı çalışıyor. Sonra da sendikada ortak çalışma var. Türkiye’de daha çok sanatsal ve yazınsal ortak çalışma gördüm. Yalnız Türkiye’de değil, aynı şeyi Kıbrıs’ta da gördüm. Orada çok coşkulayıcı başka bir proje var. “Artistler ve artistler”. Kıbrıslı Türk ve Rumlar yazın, film, müzik, sanat dallarında ortak çalışmalar yapıyorlar. Sanatın insanları nasıl sınır tanımadan birleştirdiğini görmek beni inanılmaz mutlu ediyor. Sanırım sanat dışında çok az duygu dışavurum tarzları insanları birleştirebilir. İşte bu konuda, değişik sanatlarla uğraşan kişilerin ortak çalışmalarda birleşebilmeleri konusunda Türkiye ve Kıbrıslı sanatçılardan çok şey öğrenmemiz gerekiyor. Kuşkusuz oralarda da her yerde olduğu gibi bağrışmalar yumruklaşmalar da oluyor, heh heh heh heh!

Sendikal işbirliğine gelince, İsveç’te sanırım epeyce bir yol aldık. KLYS hükümet ya da Meclis Kültür komisyonunun yapmak istedikleri konusunda görüş bildirir. Bizim görüşümüze büyük önem ve ağırlık veririer. Çünkü dağınık değiliz, güçlü bir birlik oluşturmuş durumdayız. Biz birbirimizin kafasına vurmayız, onlara karşı birlikte davranırız.

AG: Aziz Nesin zamanında Türkiye Yazarlar Sendikası’yla birlikte Büyükada’da bir yazarlar merkezi kurma çalışmanız vardı. Ne oldu sonra? Neden gerçekleşmedi bu proje?

PC: Bunu 1989 öncesi düşünmüştük. Uluslar arası değil de, bir İsveç – Türk merkezi olacaktı. Daha sonra öldürülen Belediye Başkanı Reşit Koç bu düşünceyi benimsemişti. Hepimiz bayılmıştık bu fikre. Ancak para bulamadığımız için başaramadık. Her iki taraf da uğraştı ama başaramadı. Daha sonraları da anlattığım olaylar oldu. Bu düşünce söndü, gitti. Onun için Türkiye’den değişik merkez kurma girişimlerini duyunca mutlu oluyorum. Gümüşlük örneğin, Yaratıcı insanlar büyük kültürel zenginliğin olduğu Ege Denizi kıyılarında birlikte. Bir yerde Abdullah Gül’ün Avrupa Birliği üyeliği ile ilgili bir yazısını okumuştum. Avrupa’nın kültür birliğini koruması gerektiği vb gibi bir konuda Gül, Avrupa kültürünün Anadolu kıyılarında doğduğunu yazmıştı. Gerçekten de Homeros ve bir çok büyük adam buralardan çıktı. Avrupa’da bir denge olmasını istiyorsanız, kendinizi anlamak istiyorsanız, kültürün beşiği Türkiye’yi almanız gerekir, diyordu. Büyük doğruluk payı var bunda.

AB hakkında değişik görüşlerimiz olabilir. Ben kişi olarak AB’ye soğuk bakan biriyim. Karar verme hakkımızı gitgide kaybetmemiz hiç hoşuma gitmiyor. Türkiye’de de benim gibi düşünenlerin çok olduğunu, Brüksel ya da bir başka merkezden yönetilmek istemeyenlerin oldukça çok olduğunu biliyorum. Öte yandan Türkiye’ye gidince, 301. madde, Türkiye’de insan hakları, ifade özgürlüğü gibi konulardaki çekişmeleri görünce, AB konusunda azıcık daha yumuşuyorum. Bilmem ki, onu sen daha iyi bilirsin…

AG: Aziz Nesin İsveç Yazarlar Evi’nin açılışına da gelmişti.

PC: Yazarlar Evi’nin ilk konuğuydu.

AG: Artık aramızda değil. Onu nasıl anımsıyorsun? İlginç bir anın var mı?

PC: Onu çok iyi anımsıyorum. İnanılmaz bir insan. Kuşkusuz her şeyden önce yazarlığı ve korkusuzluğu… Bu denli cesarete ve medeni cesarete sahip bir kişi daha görmedim. Sivas’ta merdivenlerden inişi, polisin ona vuruşu daha cap canlı gözlerimin önünde. Oteli ateşe verip 37 kişiyi yakarak öldürdüler. Onu bir de capcanlı İstanbul’da anımsıyorum. Tepebaşı’nda bir kitap fuarı vardı. Taşınmış galiba. Ünlü bir otelin yanında… Londra Oteli miydi acaba, Pera Palas’tı galiba... Orada bir kitap fuarı vardı. Yazarlar dizi dizi kitap imzalatacak okurların önünde küçük masaların ardına oturmuşlardı. Korkunç bir olay… Onların ne denli sevildiklerinin ölçüsü gibi bir şey… Diğer yazarların masalarının önünde tek tük okuyucu varken Aziz Nesin’in okurlarının kuyruğu dışarı, sokağa taşıyordu. Okul öğrencileri, ev kadınları, anneler, her türlü insan vardı kuyrukta. Onun ne denli sevildiğinin çok net bir görüntüsüydü. Karadeniz gezisini tartıştığımızda ilk doğru bulan sanırım o olmuştu, “doğru” “doğru” diyordu. Kendisi değişik nedenlerle, katılamamıştı ama tüm desteğini vermişti. Aziz Nesin’in manevi desteği çok önemliydi.

Daha sonra buraya birkaç kez geldi. Yazarlar evinde oturup eski harflerle günlük tuttuğunu da anımsıyorum. Hem yeni yazıyı hem de eski yazıyı biliyordu.

Çok ilginç bir kişiydi. Bir de kuşkusuz onun şu Çatalca’daki mükemmel projesi var. Alıp yetiştirdiği çocuklar. Ölmeden önce de bir Amerikan üniversitesine “Istanbul Boy” adıyla çocukluğu ile ilgili çeviriyi vermiş ama internete konmasını koşul koymuştu. Sanırım daha orda duruyordur.

AG: Ecevit’i de şair olarak çağırmıştınız. Neden onu çağırmıştınız? Onun hakkında ne düşünüyorsun?

PC: Bilmem. Küçük bir ayrıntı: Bir resmini çekmiştim daha evin bir köşesinde asılı. Neden bilmiyorum. O bir şairdi kuşkusuz. Ancak salt şairliğinden ötürü değil. Kopenhag’a gelmişti. Onun İsveçli yazarlara ve İsveçli Kürtlere bir konuşma yapmasını istiyordum. Yazarlar Birliği içinde Türk ve Kürt yazarlar var. Hep birlikte konuşalım istedim. İsveç Yazarlar Birliği’ne bazen dünyanın en büyük Kürt yazarlar birliği denir. Çünkü çok ülke Kürtleri ulusal yazar birliklerine almaz. Ama biz almayı seçtik ve oldukça çok sayıda Kürt yazarımız var. Bir tartışma başlatmak ve onun durduğu yeri görmek istedik. Daha önce iktidardaydı. Şairdi. Çok güzel etkileyici şiirler yazdı. Bir de Kıbrıs konusu açısından önemliydi. Kıbrıs’a çıkan oydu. O konuda ne düşünüyordu? Kendisini çağırmamız için hem siyasal hem de yazınsal nedenler vardı. Skärgården’e (Adalar) gittik uzun uzun konuştuğumuzu da anımsıyorum. Demir Özlü ve Lütfi Özkök de vardı. Onlar onu daha önceden tanıyorlardı. Ben hiç karşılaşmamıştım.

AG: Onun şiirlerini Lütfi Özkök ve Ann Marie Özkök çevirmişlerdi.

PC: Evet, evet…

AG: Skärgården’e mi gitmiştiniz?

PC: Evet.

AG: Skärgården’de nereye gittiniz?

PC: Krogholmen’e.

AG: Bir ada mı orası?

PC: Rummrö’nün yanında bir ada.

AG: Senin mi orası?

PC: Heh heh heee! Evet… Orada bir evim vardı evet. Şimdi yok.

AG: Bu da ilginç. Peter Curman zengin bir adam. Zengin bir aileden geliyor ama sendikal çalışma yapıyor.

PC: Çünkü başka bir şey olamadım. Yapmam gerekenden başka şeyler yaptım hep.

AG: Aftonbladet ve Stockholm gazeteleriyle İsveç Radyosu Kültür Redaksiyonu müdürlüklerinde bulundun.

PC: Çok şey denedim. Belki en hoş günler İsveç Radyosu Kültür Redaksiyonu Şefi olduğum zamanlardı. Uzun bir geçici işti. Ancak kadroya geçecek denli uzun olmadı. Belli bir süre sonra kadroya almaları gerektiği için kovuldum. Güzeldi. Bağımsız ve yaratıcı bir çalışmaydı. Daha sonra Stockholm Gazetesi Kültür Şefi oldum. O da güzeldi ama gazete battı. Aftonbladet’e geçtim. Birkaç yıl orada kültür bölümü şefliği yaptım. Bir bakıma güzeldi ama esas olarak başkalarının yazdıklarının bekçiliğini yapıyordum. İşi aşağılamak istemem, belki bana uygun değildi. Daha sonra Yazarlar Birliği Başkanı oldum, sonra da KLYS… Yirmi yıl da böyle yöneticilik yaptım.

AG: Kalıp soruyu sorayım bari: Yazarlar dünyayı değiştirebilirler mi?

PC: Şu yıllar boyu Baltık ülkelerinde rejimler kağıt evler gibi yıkıldılar. Bulutlar arasında hep bir ışık vardı. O nedenle insan bir şeyleri etkileyebildiğimizi düşünüyor. Evet etkiledik.

Öte yandan öyle oturup havaya bakacak halimiz de yok. Bazı şeyler yapıyoruz. Bazen ardımıza bakıp, “Tanrım tüm bunları ben mi yaşadım?!” diyebiliyoruz. Ailemden kalan mirasın üstünü inşa etmedim. Hep içimde huzursuzdum. Dengeli sağlam bir yaşam kuracak huzura sahip değildim. Hep riskli yaşadım.

AG: Senin hiç değilse kitapların var. Benim radyo ve televizyon programlarım uçtu gitti.

PC: Öyle. Üç beş şiirim var. Ama önemim konusunda öyle düşler görmedim hiç. Görmem. Ben mürettebattan biriyim.

AG: Şimdi sağlık durumun nasıl?

PC: Hasta olmak çok yorucu… İnsanın gücünü bitiriyor. Çok olumsuz. Kendimi hep sağlıklıymış gibi gösteriyorum ama değilim. Hastalığın beni içten yediğini duyumsuyorum.

AG: Bir takım planların var mı?

PC: Sağlığıma kavuşmak… Türkiye’ye gitmek. Kıbrıs’a gitmek. Akdeniz havası solumak… Bunların bana çok iyi geleceğine inanıyorum. Belki ortalarda buluşuruz.

AG: Olur, görüşelim.

*********************************************************

13 Ekim Cumartesi gecesi:

Peter Curman’dan bir ileti geldi:

Küçük bir öneri: Dalarna’da Horndal’da benim eski eve gidip, güzel bir yemek ve biraz şarap eşliğinde,  dünyanın geri kalan sorunlarını çözelim mi?

Yanıtlıyorum: “Olur. Ne zaman?”

Yaşam sürüp gidiyor... 

* yazarlar, oyun yazarları, gazeteciler, eğitim kitabı yazarları, sanatçılar, çizgi sanatçıları, sanat eserleri yapımcıları, sanayi sanatçıları, fotoğrafçılar, mimarlar, besteciler, pop müzik bestecileri, müzisyenler, çalgıcılar, tiyatrocular,sahne ve medya çalışanları, yönetmenler, bağımsız filmciler,  Rejisörler, İsveç Radyosu, Televizyonu ve Eğitim radyosu çalışanları.


GÖKYÜZÜ DEMİRCİSİ

                 Peter Curman
                 Çeviren Abdullah Gürgün

 Ne yapabilirim ki, başka
değerli metal dövmeye çalışmaktan başka
hem de bu keyifli anımda?
Çanakkale boğazı üstünde metal bulutların
nasıl da kızıllaştıklarını anımsıyorum
dağların ardına güneş batmadan
Ege Denizi’nin Marmara’ya daldığı yerde.

Çalışkan bir gökyüzü demircisi
şekil veriyor gökkuşaklarına:
Boyanmak, görünmek için bağırıyorlar
Bir şiirde Kavafis’in karakalem resmi gibi
geçen asır başında
İstanbul’dan Aleksandria’ya giderken.


YAZARLAR NEREDELER?

                  Peter Curman
                  Çeviren: Abdullah Gürgün

Karadeniz’de Neptun’da yazarlar konferansı
Portekizli Paulo Moro soruyor:
— Yazarlar neredeler?
Yanıtım: Bağdat’ta, Felluca’da, Tahran’da!
Ama burada Karadeniz’de Neptun’da da.
Ama ne düşünüyorlar? Ne yapıyorlar?
Konuşuyorlar. Düş kuruyorlar. Yazıyorlar!
Yırtmaya çalışıyorlar sessizliği
denizde balıkları saran su gibi
Yazarlar da aynı denizde yaşayan balıklardır!
Ama onlar sözcükleriyle neler yapıyorlar? Ne yazıyorlar?
Yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar en azından
Diyorlar ki,
boğazlarındaki kılçık olacağız hep
boyun eğme emri veren iktidarların!
Şiir salt güzel bir şey değildir
bir zamanlar bize inandırmaya çalıştıkları gibi.
Şiir süs değildir.
Şiir patlamadır
Şiir düşmanın beyin zarına girmektir!
Sözcüklerle kurmaktır yeni bir dünyayı
Neptun’un, Bağdat ya da Tahran’ın varoşu,
ve gelecek yıl buluşma yerinin Kudüs olduğu!
Ne var ki, önce ben de sormalıyım
Paulo Mouro ile  birlikte aynı soruyu:
— Yazarlar neredeler?


Peter Curman’dan ileti
            Çeviren: Abdullah Gürgün

Konstantin Kavafis: 

Tamamlanan gerçek

Kuşku ve korku içindeyiz
kabarmış duygularımız, açılmış gözlerimizle
canımızı dişimize takmış
bizi tehdit eden iğrenç
amansız tehlikeden
kaçmak için yırtınıyoruz.
Ne var ki, yanılıyoruz, tamamlanmış değil:
Yanlış ileti
(Belki onlardan biri değildik, belki onları tam anlamamıştık).
Aklımızdan bile geçmeyen diğer bir yıkım
düşünemediğimizden de ağır çöküyor üstümüze:
Hazırlıksız – daha fazla zaman nerede? – sürüklenip gidiyoruz.


 
 

Förstasidan | Trampa ord - ny diktsamling | Bokrea | Tidigare sidor | Kontakt

© Peter Curman 2007